Yazı Detayı
12 Eylül 2021 - Pazar 19:49
 
Buğdaylar Çalgan Oluyor
NURAY YILDIRIM
 
 

Konfor alanından çıktıkça özgürleşiyor insan. Sıkı sıkıya bağlı olduğu eşyaları terk ettikçe güzelleşiyor. Nazım usta der ki; “Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar, sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar gençsin."

Yıl 1947'de Nazım Hikmet'in yüreğinin derinliklerinden kalemine dökülmüş olan söz, bugünün gerçekliğinden uzaklaşmış görünse de, içimizde uygulayanların olduğunu bilmek halen çok anlamlı.

Konfor alanından çıkamamak yaşlandırır, genç olup deli akan kanları bile…

Babam bu evi 45- 50 yaşlarında yaptırmaya başlamakla genç kalabilmenin hakkını veriyormuş. Doksanlı yılların tüm zor koşullarıyla kafasına koyduğu hayalini gerçekleştirmek için dönmüş olmalıydı köyünün bereketsiz topraklarına.

Şehri terk edip gittiği sarp yolların taşlarını, kayalarını nazik elleriyle yararak düzlüğe kavuşturmaya niyetliydi. Anlatıyordu; olabilecek her güzel duygusunu, hayalini bizlere. Sevdiklerine vermek duygusuyla dolup taşıyordu, küt-küt atan sol yanındaki minik yüreği. Bağ evi diyelim, yaylalarda kurulan kıl çadır, ne dersek diyelim, sürekli yaşadığımız konutumuzda bulunan makineler ve kullanımımıza hazır hizmet eden eşyalardan uzak kalınca tüm işleri beden gücümüzle yaparız.

Öyle bir günün zamanı içindeyim. Bakır teşdi çeşme suyuyla doldurup battaniye yıkamaya başladım. Olmadı çorabımı çıkarıp ayaklarımla teştin içindeki battaniyeyi sulu, sulu çiğneyerek kirini çıkarmak için uğraştım. Tepemde ise güneş, tenimde ağustos gününün sıcağı, etrafımı çiçeklerin sarmasıyla, kokulu olması, beni diğer konforlu dünyadan kopardı. Çok da iyi etti…

O an, birden bire bakır teştin içinde buğday var ve ben onu yıkıyorum hissine kapıldım. Evet buğday! Daha Köylere ve yurdumuza teknoloji bu kadar yoğun girmeden önce insanlarımız; un, bulgur, yarma, düğür gibi tahıla bağlı çeşit gerektiren yiyeceklerini kendileri, kendi koşullarıyla yapıyorlardı.

Ekilip ekin olarak çıkan başaklar önce tırpanlannır ya da orakla emekçi insanlarımız tarafından günlerce, gecelerce derildi. Dedem çok insanın harmanında çalışmış, ekin başaklarını elinde orağı, omuzlarını ileri, geri ırgalayarak derermiş. Güzel çalışırmış yani, İbrahim dedem. Tarlada toprağı at ya da öküzle sürmesi de örnek gösterilirmiş. Sabanları toprağın içinde iyi yürütürmüş, güçlü işini severek yapardı.

Ekin saplarını ayrıştırmak için at ya da öküze bağlanmış düven kullanılıyordu. Düven tahtası kullanan çiftçi buğdayın üzerinden sürekli bir kaç kez gidip gelerek saman ve buğdayı birbirinden ayırıp iki ürün elde eder. Eğer ekinler, arpalar patoza verilecekse, tamamlanan mis kokulu sarı sıcak ekinlerin son hali harman yerine yığılarak, sap ve buğdayın birbirinden ayrılmasını beklerdi. Sap kısmının sıcakların altında durdurdukça tütüm tütüm kokması, bize o yazın ne kadar güzel ve dolu yaşandığını sonraki anılarımızda gösterecekti.

Kurulan harmanlarda çalışan babayiğit adamlar, başlarına bağladıkları puşi ile kafalarını güneşten korurdu. Dirgen denen aleti kullanarak ekinleri patoza atarken, birden durup, alınlarından akan teri ellerinin tersiyle silmelerinin etkileyiciliği, Anadolu'nun bereketinin simgesi olurdu.

Küçücük bir kız çocuğuydum. Ankara'da yaşayan, ara sıra beni görmeye gelen babama hem hayran, hem özlem dolu oluyordum. Çok izlemiştim evin önünde bulunan geniş harmanda çalışan; yiğit, selvi boylu, gün parçası yüzlü babamı.

Patoz işlemiyle ayrılan buğdaylar, çuvallara doldurulur ve yıkanacağı günü beklerdi. İşte bu bölümde emektar kadınlar devreye girerdi. Evinin, ahırının işini bitirince kış için hazırlanması gereken harman işlerine bakılırdı. Buğday dolu çuvallar, varsa yük hayvanıyla, yoksa kadınlar kendi sırtında suyun bol ve eğimli aktığı dereye, arka götürürlerdi. Bizim köy; bu konuda, suyu bol olması nedeniyle köy halkının işini çok kolaylaştırıyordu. Değirmen arkı denen yere uzunca bir palaz çekilir, suyun giriş kısmında palazı suyun alıp götürmemesi için ağır taşlar üzerine oturtulurdu. "İyi bir gözlemci çocuk olduğum şimdi hafızamın derinlerinden çıkardığım hikâyeden anlaşılıyor."

Cıvıl cıvıl dereden akan su ve kuş seslerine neşeli gelin ve kadın sesleri eklenince imece usulü yapılan "çalgan" yıkamaların hazzı bir başka olurdu.

Çalgan: ‘Yatağı taşlık olan ve gürültüyle akan su’ demektir. Burada resmedemediğim ama zihnimde canlı olan çalganı hayal edelim. Akan suyun üzerine uzununa yatırılmış bir palazın içi buğday dolu. Palaz: Gözenekli el dokuması kilim. Palazın içinde buğdaylar ‘çalgan’ olacaklar. Yetişkinlerin çocukları olan ben gibi küçüklerin görevi alt taraftan palazın ucunu tutarak yukarı kaldırarak, palazda dolan su ve içindeki buğday akıntıya sürüklenmeden yıkanmasını sağlayacaktık.

Rengârenk şalvarlarının paçalarını ayak bileklerinin üzerine çekerek, çıplak aylarını suyun aktığı palazın içinde tutup, yere sıkı sıkı basan, başları renkli yazmalı iki veya üç kadın; suyun içinde pırıl pırıl yıkanan ay parçası buğdayları elleriyle bir o yana, bir bu yana alt üst ederek harıl harıl tüm neşe ve gayretlerini katarak yıkarlar. Buğdayın aralarına karışan saman, ot, çör, çöp suyun üstüne çıkarak öbek öbek suyun üzerinde yüzerler. Harmanda buğdaya karışan küçük taşlar ise ağır olmalarından dolayı en altta yerlerini alırlar.

Yıkama işlemi tamamlanınca; O anda gelen bir komutla genç kızlar aşağıda palazın ağzını açarak kirli samanlı suyun akıp gitmesine izin verir. Tertemiz yıkanmaktan parlamış olan buğdaylar, önce bakır teştlere, oradan delikli kalburlara aktarılarak sularının sızması için zaman tanınır. Sevgi dolu çalışma, suyunu çeken buğdayların çuvallara konarak kurutulmak üzere toprak dam ya da harmanlara götürülüp serilirdi. Yıl 1980'ler… O zamanlarda köyümüzde kiremitli çatılar henüz yapılmamıştı.

Yine biz çocuklar veya gençler, bu damlarda oturup kuşların kurumakta olan buğdayları yememeleri için elimizde uzun bir değnekle onları kovalamayı beklerdik. Devamında geceleri damların üzerine serilen döşeklerde uyuyarak buğdayları beklerdik. Islak buğdayların kurumaları tamamlanana kadar bizlerin göreviydi buğdayları korumak. Babamların ve onların çocukları olan bizler köylerde atalarının yanına gelerek, yaptığımız ağır görevlerden dolayı, sorumluluk duygumuz fazlasıyla gelişmiş olmalı... Şimdikilere bakınca bunu düşünmeden geçmek kendimize yapılacak haksızlık olur.

Evet, buğdayları kuruttuk. Değirmende un, bulgur, düğür yarma olmaya hazırlar. Köylü köyünün güzelim yaz günlerinin neşeli, sohbetli, sevdiklerine hazırlanan harman üretimleri böylece devam ederek kendini tamamlardı.

Tamamlardı... Dili geçmiş zamanlarda kaldı. Bu üretim biçimleri. Şimdi Hekimhan'a gidip, 2 kilo bulgur, 25 kilo un v.s alıp kargaşa içinde arabaya binerek köyün yolunu tutan hazırcı insanlar olduk. O nedenle diyoruz ki, konfor alanından çıkamazsak genç yaşlılar oluruz.

Özgürlüğünü kaybeden; makinelere, eşyalar ve gereksiz olan her şeye bağlı insanlar oluruz. En ağır işlerin bile neşeli bir ruhu vardır. Bu ruhu yaşatabilmenin erdemiyle dolup, taşmak insanlara verilmiş en büyük yaşama sevincidir.

 

Köylü, 26 Ağustos 2021

 
Etiketler: nuray yıldırım,
Yorumlar
Haber Yazılımı