Yazı Detayı
03 Temmuz 2020 - Cuma 20:09
 
‘Kul Yanmasın, Sefil Selimi Yansın!’
SÜLEYMAN ÖZEROL
 
 

5 Ekim 2000 tarihinde Malatya’da yazdığım, ‘Kul Yanmasın, Sefil Selimi Yansın!’ yazının bir bölümünü 2 Temmuz anısına sunmak istiyorum.

Sefil Selimi’nin Malatya’ya gelişlerinden birinde Yavuz Bülent Bakiler’in kendisine bir sataşması olmuştu ve ona yanıt vermek durumunda kalmıştım. Bu konuyu aktarmak istiyorum.

14 Ekim 2000 tarihinde (Cumartesi akşamı) Malatya’nın yerel televizyon kanallarından TV Malatya’da Malatya Belediye Konferans Salonunda Esenlik Şirketinin 10. Kuruluş Yılı nedeniyle düzenlenen “Sevgi ve Hoşgörü” konulu şiir yarışması canlı olarak yayınlanıyordu ve Sefil Selimi ekranlardaydı. “Halk şiiri ile serbest şiiri yarıştıran jüri üyelerine teşekkür ederim” dedikten sonra, “İnsanları yakmak yerine, Sefil Selimi olarak kendimi yakıyorum” sözlerinin ardından “Kul Yanmasın” şiirini okudu. Bir süre izledim ve hazırlanarak konferans salonuna gittim. Oraya vardığımda saat 22.40 olmuştu. Salonun sol tarafından girdiğimde Sefil Selimi, Âşık Beyani ile ikinci sırada bir yerde yan yana oturuyordu. Salon nerede ise boşalmak üzere iken birinci olduğu bildirilen Ali Kınık şirini okuyordu. Salonda birçok tanıdıkla karşılaştım. Dışarıda Belediye Başkanı Mehmet Yaşar Çerçi ile konuştuğumuz sırada Ozan Cansever yaklaşarak, “Başkanım Metin Beyin şiirlerinin de bastırırsınız herhalde” dedi. Metin Özer, Ramazan Çiftlikçi ve Rahime Kışlal da yanımızdaydı. Başkan, komisyonların bulunduğunu, uygun görülürse basılabileceğini söyledi.

Bir süre sonra Şelale Restorana gidileceği söylendi, arabalara gittik. Yemekten sonra çay içilirken, jüri başkanı olan Yavuz Bülent Bakiler Sefil Selimi’ye takılarak konuşunca o da, “Beni siz yaktınız!” diyerek, “Kul Yanmasın” şiirini burada da okudu Selimi. Bu kez Yavuz Bülent Bakiler; “Âşık, seni Alevi sanıp Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi kitabına almışlar” dediğinde; “Ben her kaba sığarım, onlar kabul etmişler, ben de saygı duyarım” dedi ve Abdal Musa şenliklerine katıldığını, armağan olarak canını götürdüğünü, orada şu şiiri okuduğunu söyledi:

 

“Pir Sultan Abdal’ın Âşık Veysel’in

Bahçesinden gül getirdim sizlere”

 

Ardından da, aynı şiiri burada içten bir biçimde okudu. Yavuz Bülent Bakiler, ilk iki dizeyi aşığa yineletti; ”Âşık Veysel kabul da, Pir Sultan olmadı” dedi. Ardından da ülkemizdeki ikiliğin nedeni (Hem de baş nedeni!) olduğunu, halkı padişaha karşı kışkırttığını, sapık olduğunu… Böyle bir kişiye şiirinde yer vermemesi gerektiğini ekledi.

Sefil Selimi, “Bizim bahçemizde gül de var, diken de var. Ben gülü de dikeni de kabul ediyorum. Gül de bizim, diken de. Dikensiz gül, gülsüz diken olmaz. Pir Sultan hatalı bile olsa, bu onun sorunu” deyince de, Bakiler üsteleyerek Pir Sultanın Hz. Ali’ye Hızır dediğini, peygamberden üstün gördüğünü, öylelerinin yaşatılmaması gerektiğini söyledi. Selimi ise, barışçıl duygularını dile getiren birkaç dörtlük daha okudu. Ancak, Bakilerin aldırdığı yoktu…

Konuşmak istediğimi söylediğimde orada bulunan yirmiye yakın insanın gözü benden yana çevrildi. Bakilere, ya tasavvufu bilmediğini, ya da bilmek istemediğini söylediğimde, çok iyi bildiğini söyledi. “Çok iyi bilseydiniz böyle konuşmazdınız” dedim ve tasavvufta Tanrının kendini insan suretinde tecelli ettirmesine inanıldığı konusuna değindim. Bu kez, “Siz Pir Sultanı okudunuz mu?” diyerek bana soru yöneltti. Okuduğumu söylediğimde de bir süre önceki iddialarını ve hakaretlerini yeniden sıralamaya başladı. Pir Sultanın, ”Gelin canlar bir olalım”, “Açılın kapılar şaha gidelim” dediğini, ‘Şah’ın İran şahı olduğunu, ülkemizdeki Alevi-Sünni ikiliğini yaratan tek kişinin Pir Sultan olduğunu söyledi. “Eski çelişkileri durmadan yinelemek yerine, ülkemizi yarınlara daha iyi nasıl taşımamız gerektiğini tartışalım” dediğimde yine bir süre önceki söylemlerini sürdürdü: “Bunların bilinmesi gerekir, öylelerinin yaşatılmaması gerekir” dedi. Bu sözleri üzerine, babam yaşında olduğunu, saygı duyduğumu söyledikten sonra, “Öyleyse siz Hızır Paşasınız!” diyerek sesimi yükselttim.

Durmadan konu değiştiren Bakiler, bu kez konuşmayı Alevi-Sünni konusuna çekerek konuşmaya başladı. Bunun üzerine de, ”O zaman durmadan pişirip pişirip önümüze sürün ne olacaksa. Artık ne padişah var ne Pir Sultan. Osmanlıyı ve Padişahlığı savunuyor durumundasınız. Artık ne Osmanlı var ne padişah. Bütün bunlar, 500 yıl önceki çelişkileri derinleştirmekten başka bir işe yaramaz!” dediğimde, tarihten ibret almamız gerektiğini söyleyerek birden ayaklandı. Çıkmadan yanıma yaklaşarak, 50 yıl önce Alevilerin Türk ve Müslüman olduğunu söylediğini, Amerikalıların İstanbul’da dedeler toplantısı düzenlediklerini söyledi. Durmadan konudan konuya atlayan Bakilere yeniden eski çelişkileri derinleştirmenin bir anlam taşımadığını, böyle yapmaması gerektiğini söylediğimde, benim yanlış düşündüğümü söyledi. Ben de “O zaman siz de aynen devam edin” dediğimde, işçi kılıklı (Bu deyim, Metin Özer’in deyimidir) birisi onu destekler biçimde konuşmaya başladı. Aynı yanıtları ona da verdiğimde o da çelişkiyi derinleştirenin ben olduğumu söyledi. O sırada Bakiler ilerlemiş, dışarı çıkmıştı. Dışarıda birilerine, “Bu da kim?” türünden sorular sorduğunu sonradan öğrendim.

Daha sonra konuştuğum bazı arkadaşlar, Yavuz Bülent Bakilerin ‘dediğim dedik’ ve ‘sert’ birisi olduğunu söylediler. Oysa bu özellikleri onun Sefil Selimi ile alay edercesine konuşmasını ve yarım saatten fazla bir süreyle Pir Sultan’a hakaret etmesini gerektirmezdi...

4 Eylül 2001 günü bu yazını altına bir not düşmüşüm:

“Aradan yaklaşık bir yıla yakın bir süre geçti ve Pir Sultanı Anma Şenlikleri nedeniyle Sivas'ta bulunan şair, yazar ve aydınların yakılması üzerine bir yazı hazırlarken Yavuz Bülent Bakilerin Âşık Veysel kitabına yazdığı önsöz aklıma geldi. Orada da hemen hemen aynı düşünceler yer almaktaydı. Sonuç: “Öylelerinin yaşatılmaması gerek!”

Acaba diyorum; 2 Temmuz 1993'te Madımak olayını gerçekleştirenler Fetullah Gülen’in televizyonundan yıllarca kin kusan Yavuz Bülent Bakiler'in, Kültür Bakanlığı tarafından adına bastırılmış olan Âşık Veysel kitabındaki önsözü okumuşlar mıydı?

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta Madımak Otelinde yaşanan katliamın “yakın!” emrini verenlerin kimler olduğunun yanıtı bir gün verilecek mi acaba?

Birileri ‘yakın’ derken, birileri yakarken, birileri bunları topyekûn savunduktan sonra aynı çatı altında meclise girerlerken hiç mi soru işareti yaratmadı?

Halkımızın büyük bölümü insan yakanlara, insan yakanları savunanlara taraf olması oldukça düşündürücü…

Demek ki faşizmi seviyorlar…

Demek ki faşistler!

Oysa demokrasilerde faşizme yer olmaz!

Kahrolsun faşistler!

 
Etiketler: ‘Kul, Yanmasın,, Sefil, Selimi, Yansın!’,
Yorumlar
Haber Yazılımı